SEYAHATNAMELERDE, ANILARDA TÜRK KAHVESİ VE KAHVEHANESİ

SEYAHATNAMELERDE, ANILARDA TÜRK KAHVESİ VE KAHVEHANESİ

Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu hakkında

1993 yılında Atatürk Üniversitesi Tarih Öğretmenliği Bölümü’nden mezun olan Kemalettin Kuzucu, 1994 yılında aynı üniversitenin Fen-Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü’nde Araştırma Görevlisi olarak göreve başladı. 1996 yılında tarih uzmanı, 2000 yılında tarih doktoru unvanını aldı. 2001-2008 yılları arasında Kars Kafkas Üniversitesinde Yardımcı Doçent olarak görev yaptı. 2007 yılında doçent oldu. 2013 yılının Ocak ayından itibaren Marmara Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesinde profesör unvanıyla çalışmaktadır. Atatürk Kültür Dil ve Tarih Yüksek Kurumu Atatürk Kültür Merkezi bilim kurulu asli üyesidir. Osmanlı’nın son dönemlerinde şehirleşme ve bayındırlık faaliyetleri, modernleşme hareketleri, İstanbul tarihi, Sivas tarihi ve Ermeni meselesi konularında araştırmalar yapmaktadır.

“Seyahatnamelerde, Anılarda Türk Kahvesi ve Kahvehanesi”

Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu

28 Nisan 2018, 14:30

Pera Müzesi ve Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği iş birliğiyle “Kahve Sohbetleri” konuşma serisi devam ediyor. Müze’nin Kahve Molası: Kütahya Çini ve Seramiklerinde Kahvenin Serüveni adlı koleksiyon sergisi kapsamında sunulan serinin bu ayki etkinliği Prof. Dr. Kemalettin Kuzucu’nun “Seyahatnamelerde ve Anılarda Türk Kahvesi ile Kahvehaneler” başlıklı konuşmasıyla gerçekleşiyor. Türk Kahvesi Kültürü ve Araştırmaları Derneği, Türk kahvesinin kültürel değerine sahip çıkarak, bu kültürün ulusal ve uluslararası bilinirliğine katkıda bulunuyor.

Kahve Afrika’dan çıkıp Arabistan Yarımadasına uğradıktan sonra İstanbul’a ve Anadolu’ya ulaştı. Asıl şöhretine kavuştuğu Osmanlı İmparatorluğu’nda “Türk Kahvesi” kimliğini kazandı. Buradan Avrupa’ya taşındı. Osmanlı ülkesi diplomatların, gezginlerin, arkeologların, botanikçilerin ve daha pek çok meraklının yoğun ilgisine sahne olmuştur. Bu farklı alanlarda çalışan meraklılar yalnızca çalışma sahalarına giren konulara değil, içinde yaşadıkları kültürün farklı ögelerine de ilgi duymuşlardır. Bunların başında kahve gelir. Kahvenin sadece biyolojik yönüyle değil, tedarik yöntemlerinden hazırlanmasına, ikram biçiminden sosyal hayattaki yerine kadar bütün yönleriyle ilgilenmişlerdir. Bu sohbette, Doğulu, Batılı, yerli seyyah, politikacı, sanatçı, bilim adamı ve entelektüellerin hatıratlarına ve anılarına yansıyan Türk kahvesi kültürü tanıtılacak; bir bakıma bu kültürün dünya imgelemine yerleşmesinin tarihsel serüveni hatırlatılacaktır. Böylece kahveyle ilgili folklorik birikim, kahvenin halk kültürüne kattıkları, devlet ve toplum hayatındaki yeri gibi konularda hafızalarımızdaki bilgiler yenilenecektir.

Etkinlik ücretsizdir, rezervasyon alınmamaktadır.

Kemalettin KUZUCU

Osmanlı Devleti’ni gezen seyyah, elçi, diplomat, bilim adamı, misyoner, sanatçı ve diğer ziyaretçilerin anılarında Kanuni Sultan Süleyman devrinden itibaren kahve ve bununla ilgili alışkanlıklar, araç-gereçler ve kahvehane hayatı önemli yer tutar. Bunun yanında yerli gezgin ve aydınlar da eserlerinde kahve hakkında uzun bilgiler vermişlerdir. İstanbul’u 1615 yılında gezen İtalyan seyyah Pietro della Valle, Türklerin kışın vücudu ısıtması için, yazın ise ferahlatıcı olarak tükettiklerini kaydetmiştir. Valle’ye göre Türkler bazen yedi sekiz saat bu içecek eşliğinde sohbet ederek vakit geçiriyorlardı. 17. yüzyıl Fransız seyyahı Jean de Thévenot ise, kocanın karısına temin etmek zorunda olduğu temel ihtiyaç maddelerinden birisinin kahve olduğunu yazmıştır. Ona göre kahve günün her saatinde içilmekteydi ve isteyenler içerisine karanfil, birkaç kakule ya da biraz şeker katmaktaydı. 1657-1658 yıllarında İsveç’in İstanbul elçisi olarak görev yapan Claes Brorson Ralamb kahveyi kavrulmuş nohut suyuna benzetmiş ve tadını iğrenç bulmuştu. Fakat Ralamb memleketine döndüğünde kahve de götürmüş ve çok beğenilen kahvenin İsveç’teki tarihi bu yüzden Ralamb’ın bu serüvenine dayandırılmıştır. İngiliz elçisi Edward Wortley Montagu’nun karısı Lady Montagu, ziyaret ettiği resmî görevlilerin ve sıradan ailelerin evlerinde kendisine başlıca kahve ikram edildiğinden bahsetmiştir. Fakat Montegü daha çok kahvenin kadın hayatındaki yerine dikkat çekmiş, kadınların sosyalleşme mekânı olarak gösterdiği hamamlardaki dedikodudan dolayı bu mekânları “kadınlar kahvehanesi” olarak nitelemiştir. İstanbul’a 1835 tarihinde gelen Miss Pardoe ise, burada içtiği kahvenin tadından büyülenerek, Avrupalıların kahve pişirme konusunda hiçbir şey bilmedikleri itirafında bulunmuştur. Fransız seyyahı Ubicini 1855 tarihli Türkiye Mektupları’nda, kahve ve çubuk ikilisinin Türklerin nezaket ve misafirperverliğinin temelini teşkil ettiğinden söz etmiştir. Rumlar ve Ermenilerin kahveye gül, menekşe, ananas, limon, bergamot gibi kokulu ürünlerle yaptıkları bir tür tatlı olan gliko kattıklarını yazmıştır. Ubicini’ye göre kahve bütün misafirlere ikram edilirken, çubuk ev sahibinin mevkii ve misafirinin saygınlığına göre verilmekteydi. Örneğin kendisi Hariciye Nazırı Âli Paşa’yı ziyaret ettiğinde her ikisi de ikram edilmişken, Reşid ve Ahmed Fethi Paşaların konaklarında sadece kahve ikramı yapılmıştır. Ermeni asıllı tarihçi D’Ohsson’a göre, Osmanlılarda kahveye olan ihtiras her türlü tahminlerin üstündeydi. Bütün evlerde, devlet dairelerinde, dükkânlarda köyde ve şehirde her milletten ve her yaştan kadın ve erkek kahve içmekteydi. Türklerin fincanları, Avrupalıların üçte, dörtte biri kadar küçüktü ve zarifti. Fincanlar el yakmasın diye “zarf” denilen bir tabak içinde sunulmaktaydı. Zarflar genellikle bakır veya gümüşten yapılmakta, ileri gelenlerin evlerinde altından ve çok defa değerli taşlarla süslenmiş zarflar kullanılmaktaydı. II. Mahmud ve Abdülmecid devirlerinde saray doktorluğu yapan İsmail Paşa’nın kızı Leyla saz, anılarında, kahve tepsilerine ve örtülerine hayran kaldığını anlatmıştır.

Seyahatnamelerde ve anılarda kahvehane hayatına ilişkin ilginç değerlendirmeler yapılmıştır. Evliya Çelebi, Anadolu, Suriye ve Mısır’daki kahvehanelerin bilge ve zarif kişilerin mekânı olduğundan söz etmiştir. Bazı kahvehanelerin suçluların saklandıkları yerler olduğunu belirten Evliya Çelebi, evde yemek ve huzur bulamayan mutsuz kocaların da kahvehanelere sığındıklarını yazmıştır. Evliya Çelebi Halep, Bursa, Manisa, Aydın, Tebriz, Isfahan ve diğer şehirlerin fıskiyeli, havuzlu, süslü ve iki bin kişi alabilen kahvehanelerinden uzun uzun bahsetmiştir. Ubicini, II. Mahmud’un yeniçerileri kaldırmasının ardından kahvehaneleri yasakladığını, bunun üzerine binlerce berber dükkânı açıldığını, fakat tıraş olmak bahanesiyle İstanbulluların bu mekânların arka kısımlarında gizlice kahve içtiklerini yazmıştır. Hagop Mintzuri’nin Beşiktaş’taki Musa Çavuş’un Kahvesi, Burhan Felek’in Üsküdar’daki Çiçekçi Kahvesi, Adana Adıvar’ın Divanyolu’ndaki Sarafim Kıraathanesi hakkındaki anlatıları birbirinden ilginç ayrıntılar içermektedir. Ahmet Muhtar Nasuhoğlu, Selim Nüzhet Gerçek, Tosyavizaâde Rıfat Osman, Reşad Ekrem Koçu ve daha pek çok aydın, mahalle kahvelerinin aynı zamanda berber işlevi gördüklerinden, kahvecilerin ise mahallenin diş hekimi, hacamatçısı ve sünnetçisi olarak görev yaptıklarından bahsetmişlerdir.